Tarsus Regma Gölü ve Karabucak Ormanı

TARSUS REGMA GÖLÜ HİKAYESİ

Akdeniz’in kıyısında, devasa Toros Dağları’nın eteklerinde, adeta cennetten bir köşe olan efsanevi Tarsus Krallığı varmış. Bu krallığın öyle bir hazinesi varmış ki, adı Regma Gölü imiş. Ama bu bildiğiniz göllerden değilmiş; bir yanı denize açılan, bir yanı bereketli nehirlerle beslenen, devasa gemilerin sığındığı gümüş bir ayna gibiymiş.

Günlerden bir gün, ufukta mor ipekten yelkenleri olan, kürekleri gümüşten, gövdesi altından bir gemi belirmiş. Geminin içinde dünya güzeli Mısır Kraliçesi Kleopatra varmış. Kleopatra, Regma Gölü’nün durgun sularından süzülerek kente girmiş. Onu kıyıda karşılayan Romalı General Antonius, bu ihtişam karşısında büyülenmiş. O gün Regma Gölü, tarihin en büyük aşklarından birine yataklık etmiş. Gölün kıyısındaki tersanelerde, Toroslardan getirilen koca sedir ağaçlarından dev gemiler yapılırmış. Tarsus o zamanlar dünyanın kalbinin attığı, "en büyük ve en ileri" yer olarak dilden dile dolaşırmış.

Fakat her masalın bir zorlu tarafı vardır ya, bu masalda da nehir kente küsmüş. Kydnos (Berdan) Nehri, zaman zaman hiddetlenip kenti sular altında bırakırmış. Bir gün Bizans’ın güçlü hükümdarı Justinianus, "Artık bu taşkınlar bitsin!" diyerek nehrin yolunu değiştirmiş. Nehrin yolu değişince, Regma Gölü’nü besleyen o hayat suyu kesilmiş.

Zaman geçtikçe gümüş ayna kararmış, berrak sular çekilmiş ve o muhteşem liman derin bir uykuya dalarak koca bir bataklığa dönüşmüş. Artık gemilerin yerini sazlıklar, şen kahkahaların yerini ise hastalık yayan sinekler almış. Tarsus halkı bu bölgeye "Karabucak" demiş; çünkü burası artık geçit vermeyen kara bir yazgıya dönüşmüş.

Yıllar yılları, yüzyıllar yüzyılları kovalamış... Halk çaresizce bu bataklığın nasıl kuruyacağını düşünürken, uzak diyarlardan, Avustralya’dan bir haber gelmiş. Orada "su içen devler" gibi yaşayan, toprağın suyunu saniyeler içinde emen Okaliptüs adında sihirli ağaçlar varmış.

Genç Cumhuriyet döneminde, 1939 yılında, toprağa ilk fidan dikilmiş. Binlerce okaliptüs el ele vermiş, köklerini toprağın derinliklerine salmışlar. Bataklığın zehrini içmiş, havayı temizlemiş ve orayı devasa, zümrüt yeşili bir ormana çevirmişler.

Bugün Karabucak Ormanı’nda yürüyenler, rüzgârın yapraklar arasından fısıldadığını duyarmış. O fısıltı, derinlerde gömülü olan antik limanın, Kleopatra’nın gemilerinin ve unutulmuş Regma Gölü’nün hikâyesiymiş.

Gökten üç elma düşmüş: Biri bu hikâyeyi dünyaya anlatan Mehmet Akıncı’nın başına, biri Tarsus’un şanlı tarihini unutmayanların başına, biri de bu toprakların kıymetini bilen sizlerin başına...


11 Haziran 1960 Cumartesi, Karabucak Tarsus…

Bulgaristan’dan gönüllü ve serbest göçmen olarak geldiğimizden, devlet bize bakmak zorunda değildi. Zaten biz de devletten bir şey istemedik, savrulduk durduk. Geldikten 30 yıl sonra Akıncı Ailesinin Mersin Nusratiye Mahallesi’nde, eski Göçmen Barakalarının bulunduğu yerde, tek katlı bir evi oldu. Yerleşik düzene geçinceye kadar karnımız nerede doyduysa oralara gittik.

Gittiğimiz her yerde de öncelikle kütüphanelere, ardından kütüphanelerdeki kitaplardan bulunduğumuz yörenin tarihi ve coğrafi özelliklerini öğrenerek, yöre ile bütünleşmeye çalıştım. Tarsus ve bir zamanlar Tarsus’u bürün dünyaya bağlayan limanı, Regma Gölü’nü anlamaya ve bütünleşmeye çalıştım. Karabucak Okaliptüs Ormanı’nda mevsimlik işçi olarak çalıştığım dönem bana bu fırsatı verdi.

Dokuz bin yıllık tarihi olan Tarsus, bir dönem Roma’nın önemli eyaletlerinden biri Kilikya’nın başkentliğini yapmıştı. Roma İmparatoru Sezar’ın M.Ö 44 yılında ölmesinin ardından onun yerini alan üç kişiden biri olan Marcus Antonius Doğu Roma’nın yöneticisi olmuştu. Tarsus’a gelmesiyle, kentin gelişmesinin önü açılmıştı.

Cleopatra, Sezar’ın ölümünün ardından Romalı General Marcus Antonius’ la yönetim konularını görüşmek üzere Tarsus’a gelir. Kleopatra’nın dillere destan, bir eşi daha olmayan muhteşem gemisiyle Tarsus limanına girişi hem Antonius hem de kent halkını büyülemişti. Kleopatra’nın bu ziyaretiyle Tarsus, Dünyanın kalbinin attığı en önemli merkez durumuna gelmişti.

Mısır’ın yönetimi ve Roma ile ilişkileri nedeniyle bir araya gelen çift arasında büyük bir aşk doğar. Doğu Roma’nın genç imparator adayı Marcus Antonius, Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın onuruna, Tarsus’u yeniden yaratmıştır.

Tarsus, tarihi konumu, coğrafyası ve limanı ile Antik Kilikya’nın stratejik bölgesinde bulunmaktaydı. Tarsus ve çevresinde yaşayan antik çağ insanları Regma Gölü’nü doğal bir liman gibi kullanarak, antik çağ uygarlığının tüm nimetlerinden yararlanmıştı. Ticari ve askeri yönden stratejik öneme sahip Regma Gölü sayesinde Tarsus “En büyük, en güzel, en ileri” vasıflarla tüm Akdeniz kentlerinde anılmaya başlanmıştı.

Toroslardaki sedir ağaçları, günümüzde Berdan olarak bilinen Kydnos Nehri yatağından akıtılarak Regma kıyılarına indirilir ve Regma kıyılarındaki tersanelerde askeri ve ticari gemiler yapılırdı. Gölün Akdeniz’e kanallarla bağlı olması sayesinde Akdeniz’in şiddetli dalgaları Regma ’ya giremiyor ve tersanelere zarar veremiyordu. Bu nedenle Regma kıyılarında tersanecilik antik çağlarda en üst seviyeye çıkmıştı.

Tarih boyunca Tarsus’un ortasından akan Kydnos/Berdan Nehri taşkınlarla kente zarar vermekteydi. M.S. 6. yüzyılda meydana gelen çok büyük bir taşkın nedeniyle, Bizans İmparatoru Justiniaus’un talimatıyla, nehrin yatağı değiştirilerek kentin doğusuna alınmıştı. Kent içinden geçen ve Regma Gölünü besleyen Kydnos ’un yatağına ise yeterli su verilememişti. Gölü besleyen ana su kaynağının kesilmesi ile göl zaman içinde bataklığa dönüşmüştü.

Çevresindeki sazlık ve düzensiz su göletlerinin alüvyonlarla dolduğu bu alanlara Tarsuslular Karabucak ve Aynaz Bataklığı isimlerini vermişti. M.S. 6. yüzyılda taşkınlardan korunmak amacıyla, doğaya yapılan müdahale, acı sonuçlarını 19. yüzyılda göstermişti. 1825, 1865 ve 1895 yıllarında Kydnos/Berdan’ın şehir içinde kalan eski yatağının kirliliği ve Regma bataklığı nedeniyle Tarsus ve çevresinde sıtma ve kolera salgını olmuş ve bu salgınlarda binlerce kişi hayatını kaybetmişti.

Berdan Nehri ise önce yolu üzerindeki Regma Gölüyle Tarsus’u bir liman şehri yapmış, sonrasında da taşıdığı alüvyonlarla bir bataklığa dönüştürmüştü. Karabucak Okaliptüs ormanı Regma Gölü bataklığı üzerine kurulmuştu. Karabucak Ormanını oluşturan Avustralya kökenli okaliptüs ağaçları Osmanlı devletine 19. yüzyılın son yarısında girmişti. Okaliptüs ağaçları bölgeyi ormanlaştırma, yol kenarlarında süs bitkisi, bataklıkları kurutmak, toplum sağlığıyla ilgili olarak sıtmayla mücadele gibi nedenlerle dikilmişti dünya genelinde.

Egzotik bir ağaç olan okaliptüs 19. yüzyıldan sonra Avrupa’dan Uzakdoğu’ya kadar dünyanın sulak ve ılıman bölgelerinde, başta endüstriyel amaçlı olmak üzere, bataklıkların ıslahında kullanılmaya başlamıştı.

1883 yılında Çukurova’nın ortasında bulunan Tarsus- Karabucak bataklığının kurutulması gereği, “çevre temizliği” bakımından devleti ilgilendiren önemli bir sorun olarak belirmişti. Bataklığı kurutmak ve ziraat arazisi haline getirmek şartıyla Karabucak ve etrafındaki 89.000 dekar saha, 56.000 kuruş bedelle İngiliz Dara Kumpanyası ’na ihale edilmişti. Ancak şirket bataklığın korkunç manzarası karşısında işe başlamaya cesaret edememiş, bu öldürücü bataklığı yalnız başına yenemeyeceğini düşünerek işi bırakmıştı.

Okaliptüs ağaçları tohum, fidan ve klonlama sistemiyle yetiştirilmekteydi. Taban suyu yüksek yerlerde diğer ağaç türlerine göre çok daha iyi ve hızlı gelişme göstermekteydi. Bataklık Cumhuriyet döneminde, 1939 yılında ilk kez, binlerce okaliptüs fidanı dikilerek ağaçlandırılmaya başlanmış ve günümüzde Karabucak okaliptüs ormanı adını almıştı. Okaliptüs ağaçları tabandaki suyu emerek, gökyüzüne doğru onlarca metre yükselerek, bataklığı kurutmuştu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tarih ve Kültürü ile Selanik

Endülüs Emevî Devleti Başkenti Kurtuba

Sömbeki (Simi) izlenimleri 1