Seyhan’ın Kıyısında
Zaman
Nisan
2012 sabahlarının kendine özgü serinliği vardı o gün.
Mersin’den kalkan otobüs ağır ağır yol alırken, içimde tarif
edilmez bir merak kıpırdanıyordu. Yol boyunca Torosların etekleri
bana eşlik etti. Güneş yükselirken Çukurova ovası bütün
bereketiyle ufukta uzanıyordu.
Camdan
bereket fışkıran ovaya bakarken zamanda geriye, Ağustos 1951'de
mevsimlik işçi olarak çalıştığım Ceyhan pamuk tarlaları ile
yerfıstığı hasadında yer aldığımız Osmaniye gittim. Kadim
Osmaniye'de, 1954'te bu kez iş bulmak için Akıncı Ailesi
gitmiştik. Karaçay ve ilkokul ikinci sınıfı okuduğum
Cumhuriyet İlkokulu geçit yaptı gözlerimin önünden.
Bir
saat sonra otobüs, Adana’nın terminaline girdi. Şehre ilk adım
attığımda hissettiğim şey; sıcaklık değildi sadece. Bu
şehirde hayatın güçlü bir ritmi vardı. Dolmuşa binip merkeze
doğru ilerlerken, geniş bulvarlar ve palmiye ağaçları arasından
yükselen minareler dikkatimi çekti.
Bir
süre sonra görkemli siluetiyle Sabancı Merkez Camii karşıma
çıktı. Altı minaresi göğe uzanıyor, kubbesi Seyhan’ın
sularına yansıyordu. Caminin heybeti karşısında bir süre sessiz
kaldım. Şehrin kalbi burada atıyor gibiydi.
Yürümeye
başladım. Sokaklar canlıydı. İnsanlar telaşlı ama bir o kadar
da içtendi. Adımlarım beni İnönü Parkı’na götürdü. Parkta
çocuk sesleri, kuş cıvıltıları ve su fıskiyelerinin ahengi
birbirine karışıyordu. Bir banka oturdum. Seyhan’dan gelen hafif
rüzgâr yüzüme değdi. O an anladım ki şehir sadece binalardan
ibaret değildir; şehir, nefes alan bir hatıradır.
Parkın
hemen yakınında yükselen Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi
kültürle yoğrulmuş bir mabed gibiydi. İçeri girdiğimde kitap
kokusu ve sahne ışıklarının hayali bile insanı başka dünyalara
taşıyordu. Bir şehrin ruhunu anlamak için onun kültür
mekânlarına bakmak gerekir diye düşündüm.
Yolum,
Seyhan Nehri kıyısına düştü. Su ağır ağır akıyor,
geçmişten bugüne nice hikâyeyi taşıyordu. Bu nehir sadece bir
coğrafya unsuru değil, Adana’nın hafızasıydı. Köprüler
üzerinden geçen insanlar, balık tutan gençler, fotoğraf çeken
turistler… Hepsi bu hikâyenin bir parçasıydı.
Adana,
yalnızca kebabıyla anılan bir şehir değildi. Sinemaya gönül
vermiş bir kentti aynı zamanda. Her yıl düzenlenen Altın Koza
Film Festivali ile sanatın ışığını Anadolu’nun ortasında
parlatıyordu. Bu düşünce bile şehrin kültürel zenginliğini
anlatmaya yetiyordu.
Gün
akşama dönerken, gökyüzü turuncuya çaldı. Seyhan’ın üzerine
düşen gün batımı ışıkları, sanki bana veda ediyordu.
Terminale doğru yol alırken içimde şu duygu vardı:
Bazı
şehirler ziyaret edilir, bazı şehirler ise insanın içine
yerleşir.
Adana,
o gün benim içime yerleşti.
14
Nisan 2012 Cumartesi, Mersin…
Mersin’de
yaklaşık 35 yıldır yaşamakta olan anamı sıkça ziyaretlerim
nedeniyle, Mersin ve yakın çevresini tanımaya ve tanıtmaya
çalıştım yıllarca.
Adana,
yaklaşık 3000 yıl önce kurulmuş ve uzun yıllar boyunca
Yunanlılar ile Persler arasındaki pek çok savaşa tanık olmuştur.
Kesin olmamakla birlikte, Hititler ya da Yunanlılar tarafından
kurulduğu sanılmaktadır.
İlkçağda Adana, Anadolu’yu
baştanbaşa geçerek Gülek Boğazından Tarsus’a inen yol
üzerinde bir konak yeriydi. Hitit tabletlerinden elde edilen bulgular
kentin, Hititler döneminde, Kizzuvatna Krallığı’nın egemenliği
altında olduğunu göstermektedir
Adana
ve Çukurova bölgesi eski devirlerden beri önemli bir yerleşim
merkezi olmuştur. Tarihi belgelerde Kilikya olarak geçen
Çukurova’dan, Boğazköy’den çıkarılan Hitit yazılı
levhalarında, Uru Adania (Adana ülkesi) diye söz edilmektedir.
Alanya’dan İskenderun’a kadar uzanan bölgeyi temsil etmektedir.
Alanya ile Mersin arasında kalan bölge Dağlık Kilikya, Mersin
İskenderun arasındaki bölge ise Ovalık Kilikya olarak
adlandırılmıştı. Roma İmparatorluğu döneminde Kilikya, Tarsus
başkent olacak şekilde Roma’nın bir eyaleti haline gelmişti.
2011 yılında, Mersin’in ilçelerinden
biri olan Tarsus’u ‘’Tarsus ve İnanç Turizmi’’ başlıklı
yazılarımla tanıtmıştım.
Türkiye’de
önemli inanç turizmlerinden biri de Osmanlı dönemindeki,
özellikle Mimar Sinan imzalı, camilerimizin tanıtımı ve
gezdirilmesi biçiminde kendini göstermektedir.
Bunlardan
en önemlisi, en görkemlisi ve en çok ziyaret edileni de
İstanbul’daki 6 minareli Sultanahmet Camisi’dir. Sultanahmet
Cami’sini birçok kez gezmiş, onlarca fotoğrafını çekmiş ve
yazı dizisi halinde yayınlamıştım. Mersin’deki 6 minareli
Mugdat Camisini gezip gördükten sonra, 6 minareli olan camilerden
Adana’daki Sabancı Merkez Camisi’ni de görmek istedim.
Böylelikle, Türkiye’de bulunan 6 minareli camilerin üçünü de
görmüş ve gezmiş olacaktım.
14
Nisan 2012 Cumartesi günü, Mersin’den 70 kilometre kuzeydoğudaki
Adana’ya gitmeye karar verdim. Yaklaşık bir saat yolculuktan
sonra Adana’ya ulaştım. Kentin oldukça dışında bulunan otobüs
terminalinde indikten sonra, kent merkezine ulaşabilmek için ana
arterlerden biri olan Turhan Cemal Beriker Bulvarı’na çıktım.
Oysa Mersin-Adana otobüslerinin kent merkezine servis araçları
varmış. Acemilik işte. Bindiğim dolmuş aracı ile yaklaşık 20
dakika sonra kent merkezine yaklaşmış olmalıyım ki Sabancı
Merkez Camisinin 6 minaresi görünmüştü.
Taş
Köprüden sonra, Adana’nın simgesi haline gelen Sabancı Merkez
Camisi heybetli bir görüntü içerisindeydi. Görmek amacıyla
gittiğim kentleri ve ören yerlerini tanımanın en iyi yöntemi
sokakları ve caddeleri adımlayarak gezmektir. Ben de öyle yaptım.
Sabancı Merkez Camii’nin 6 minaresini gördükten sonra, uygun bir
yerde, Kurtuluş ve İstiklal Caddelerinin kesiştiği noktada
dolmuştan indim. Kurtuluş Caddesi’nde ilerleyerek Çetinkaya Göbeği ’ne ulaştım. Göbekte, Erten Oteli’ni arkama alarak
İnönü Caddesi’ne ulaştım. Cadde boyunca ilerleyip, Ziyapaşa
Bulvarı’nı geçtikten sonra Atatürk Caddesi ile soldaki İnönü
Parkı’na ulaştım.
Kalabalık
bir araç ve insan trafiğinden sonra İnönü Parkı mesire yeri
gibi geldi bana. her yaştan insanların buluştuğu parktaki
havuzlar ve fıskiyelerden çıkan su dinlendirici ve ferahlatıcı
bir etki yapıyordu. Parktaki çevre düzenlemesi mükemmeldi,
yeşilin bütün tonları yer almıştı, insanlara huzur ve mutluluk
veriyordu.
Fotoğraflarımı
çektikten sonra yürüyüşümü sürdürdüm. Bir süre sonra da
Hacı Ömer Sabancı Kültür Merkezi’nin bulunduğu alana
ulaştım.1976 yılında hizmet vermeye başlayan Hacı Ömer Sabancı
Kültür Merkezi toplam 15.000 m2 alan üzerinde kurulmuş olup,
5.000 m2 kapalı alana sahiptir.
Yapımı Hacı Ömer Sabancı Holding
ve Türk Eğitim Vakfı ile ortaklaşa gerçekleştirilen Hacı Ömer
Sabancı Kültür Merkezi’nin kullanım hakkı Kültür ve Turizm
Bakanlığı’na devredilmiştir. Hacı Ömer Sabancı Kültür
Merkezi’nde 200 kişilik kütüphane ve 368 kişilik tiyatro salonu
bulunmaktadır.
Merkez,
1982 yılında güzel sanatlar galerisi; dinlenmelik, resim ve kurs
atölyesi, antik değerler barındıran müze, kitap ve hediyelik
eşya dükkânı eklenerek genişletilmiş, ayrıca tiyatro sahnesi
de büyütülerek yeni ve modern araçlarla donatılmıştır. Yıl
boyunca hizmet veren kütüphane ve sergi salonu ile mevsim boyunca
Çukurova Bölge Tiyatrosu’nun misafir tiyatro gruplarının
etkinliklerine açık tutulan tiyatro salonu, bölge halkının
alternatif sosyal mekân ihtiyacını karşılamaktadır.
Yorumlar
Yorum Gönder