Bulutlarla kucaklaşan Kale Köy Eze
Cote D’Azur’un gökyüzüne en yakın noktasında, bulutların denizle raks ettiği o sarp kayalığın üzerinde, zamanın kalbinin attığı bir yer vardır: Eze. Bu bir köyün değil, taşın toprağa, tarihin ise sonsuzluğa yazdığı bir destanın hikayesidir.
Bundan binlerce yıl önce, M.Ö. 2000’li yılların şafağında, Romalılar bu dik yamaçlara ilk mührü vurduklarında; rüzgar onlara buranın sadece bir sığınak değil, bir hafıza kalesi olacağını fısıldamıştı. Yüzyıllar boyunca nice kavimler, nice ordular bu yalçın kayalara bakıp iç geçirdi. Kimi fethetti, kimi terk etti; ancak Eze, her birinden bir parça hatıra çalarak kendi kimliğini ördü.
On dördüncü yüzyılda dikilen o devasa kapı ve kuleler, bugün bile birer sadık muhafız gibi dimdik ayakta. Onlar sadece istilacıları değil, modern dünyanın o hırçın ve her şeyi tek tipleştiren hızını da dışarıda tutmak için bekliyorlar. İçeri girdiğiniz an, zamanın durduğu o büyülü boşluğa düşersiniz.
Eze’nin damarları olan o dar taş yollar, merdivenler ve kemerler; bir zamanlar sırtında ağır yükler taşıyan eşeklerin toynak sesleriyle yankılanırdı. Bugün o seslerin yerini, hayranlıktan nefesi kesilen gezginlerin sessizliği aldı.
Mimar gözlerin kıskançlıkla izlediği bu doku, bir insanın değil, doğanın ve tarihin ortak imzasını taşır. 1400 yılının ruhu, mozaik kaldırımlarda ve her bir taşın arasına gizlenmiş hikayelerde yaşamaya devam ediyor. Burası bir ticarethane değil, bir mabettir; kimliğini korumak uğruna sadeleşmiş, yalınlaştıkça devleşmiş bir "yaşayan müze"dir.
Kalenin en tepesine, göğün mavisine elinizi uzatacak kadar yaklaştığınızda, sizi dikenli ama görkemli bir ordu karşılar: Jardin Exotique. Jean Gastaud’un elleriyle şekillenen bu bahçede; agavlar, aloeveralar ve yukalar, sanki kaleyi koruyan yeşil zırhlı şövalyelerdir.
Ancak bu masalın asıl kahramanları, heykeltıraş Jean-Philippe Richard’ın taşa can verdiği o zarif kadınlardır. Onlar "Yeryüzünün Tanrıçalarıdır.
Margot: Bahçeye girenleri ilk selamlayan, toprağın huzurunu taşıyan o gizemli ruh. Anais, Rose ve Melisande: En zirvede, yıkık kale surlarının arasında rüzgarla söyleşen üç kız kardeş. Tanrıça İsis: Eze Limanı’na yukardan, tanrısal bir vakarla bakan, denizin ve bereketin koruyucusu.
Bazı yolcular onlara "deniz kızı" der, bazıları "taşlaşmış periler". Ama onlar aslında Eze’nin ruhudur; kökleri denizin derinliklerinde, başları ise sonsuz gökyüzündedir.
Eze; pahalı otellerin, lüks sofraların çok ötesinde bir gerçeği haykırır: "Hem kullanılabilir hem de korunabilirsin." Kimliğini satmadan dünyayı kendine hayran bırakabilirsin.
Bugün 450 metre yükseklikteki o kale kalıntılarından Akdeniz’e baktığınızda duyduğunuz şey sadece rüzgar değildir; o, binlerce yıldır korunan bir onurun, zarafetin ve taşın yazdığı o büyük destanın sesidir.
25 Mayıs 2015 Pazartesi…
Eze Köyü Cote D’Azur’un başkenti Nice’e 10 kilometre uzaklıkta. Denizden yaklaşık 450 metre yükseklikte kayalık bir tepe üzerine kurulmuş bir orta çağ köyü. Eze Köyü’ne M.Ö. 2000 yıllarında önce Romalılar yerleşmiş. Tarihsel geçmişinde birçok değişik ulus ve kavmin istilası var. Her ulus ve kavimden izler görmek mümkün oluyor.
Köyün tek giriş kapısı ve kuleleri 14’üncü yüzyıla tarihlenmekte olup, sağlam taş yapılarıyla hâlâ gelebilecek istilacıları karşılamaya hazır görünüyor. Dar taş yollardan geçip, kâh merdivenleri tırmanarak, kâh surlardan başımızı dışarı uzatarak şahane manzaralar eşliğinde yürüyoruz. Pitoresk evleri seyrederek yola devam ediyoruz. Bölgedeki çoğu yerleşim yerinde olduğu gibi Eze de doğasını, tarihini, mimarisini, kültürünü korumayı başarmış. Mimari yapısı 1400 yılında nasıl ise şimdi de aynı biçimde varlığını sürdürüyor.
Mimar olan eşim hayranlık ve biraz da kıskançlıkla dokusu bozulmamış taş binaları, peyzajı ve sokakları oluşturan mozaikleri büyük bir dikkatle gözlemliyor. Köyün bu daracık sokaklarında eşekler aracığıyla yapılan inanılmaz bir ticaret trafiği varmış o tarihlerde. Şimdilerde köyde yalnız bir market ve bir de kafe bulunuyor. Köy ticarethaneye dönmemiş. Köyün içinde bir konaklama yeri bile neredeyse yok. Köye yerleşenler evlerini yüksek fiyatlarla kiralıyorlarmış. Köy ya da kale dışındaki oteller ise oldukça pahalıymış.
Dışarıdan taş duvar olarak görünse de lobileri ve bahçeleri oldukça sade ve bir o kadar da şık. Gerek konaklama gerekse kahvaltı ücretleri bütçeleri zorlayacak kadar da yüksek olmasına rağmen yine de köye on binlerce turist geliyor. Yüzyıllardır olduğu gibi yalınlığını ve en önemlisi kimliğini koruyor olması bu ilginin temel nedeni. Hem kullanılıyor hem de korunuyor.
Kalenin tepesine yaklaştığımızda 6 Euro karşılığında girilebilen bir kaktüs bahçesi ‘’Jardin’’ ile karşılaşıyoruz. 1949 yılında ziraat mühendisi Jean Gastaud tarafından tasarlanan Exotik Bahçe agav, aloevera, yuka gibi kaktüslerin onlarca çeşidi ile bezenmiş.
Merdivenlerden tırmanmaya devam ediyorum. Deniz seviyesinden 450 metre yukarda, tam tepe noktasında yarı yıkık kalenin kalıntıları içindeyim artık. Orta çağ kalesinin ve Egzotik Bahçe’nin içi heykeltıraş Jean- Philip’e Richard tarafından yapılmış, “Yeryüzünün Tanrıçaları” konulu kadın heykelleriyle süslenmiş. Bazı gezginler bu heykelleri deniz kızları olarak tanımlıyor.
Egzotik bahçede tepeye doğru çıkarken ilk karşılaştığım heykelin adı Margot’muş. Kale sur kalıntılarının bulunduğu en tepeye ulaştığımda ise adları da Anais, Rose ve Melisande olan üç heykele daha rastlıyorum. Eze limanına tepeden bütün heybetiyle tek başına bakan ise Tanrıça İsis’e adanmış.
14. yüzyılda yapılan kapı ve kuleler hâlâ ayakta. Köy, ticarethaneye dönüşmemiş; sadeleşerek kimliğini koruyan bir “yaşayan müze” olarak varlığını sürdürüyor
YanıtlaSilDar taş yollar, mozaik kaldırımlar ve pitoresk evler köyün tarihini bugüne taşıyor. Eskiden eşeklerin ticaret yüklerini taşıdığı bu sokaklarda bugün turistlerin sessizliği hâkim
YanıtlaSilEze, lüks turizm baskısına rağmen kimliğini satmadan dünyayı kendine hayran bırakabilen bir yer. Hem kullanılıyor hem de korunuyor
YanıtlaSil