Cote D'Azur'da bir destan- Antipolis şafağı ANTİBES

 

  Zaman, 2015 Mayıs'ın yirmi dördüncü sabahıydı. Güneş, Melekler Koyundaki konaklama yeri Villeneuve Loubet semalarında yükselirken, kadim bir çağrının peşine düştü Mehmet ve Serap, Akdeniz’in kalbine doğru sefer düzenlendi. 

  Menzil; sanatın tapınağı, tarihin sarsılmaz kalesi, "Picasso’nun Şehri" diye anılan görkemli Antibes (Antipolis) idi.

  Demir tekerlekli atlar ve asfaltta süzülen devasa arabalarla geçildi yollar. Yolcular, Pierre Semard Meydanı’na vardıklarında karşılarında insan elinden çıkmış en büyük limanlardan biri belirdi: Port Vauban!

  Burası, bir zamanlar Foçalı denizcilerin (Phokaia) Akdeniz’i dize getirip kurduğu Antipolis’in ta kendisiydi. İki bin gemilik bir ordu gibi dizilmiş lüks yatlar, masmavi suların üzerinde güneşin altın oklarıyla yıkanıyordu. Surlar, denizin hırçın dalgalarına karşı birer çelik zırh gibi göğüs geriyor; geçmişin hayaletleri, modern dünyanın ihtişamıyla bu limanda el sıkışıyordu.

  Antibes surları, Akdeniz’in kıyısında yükselen şehre hem mağrur bir hava katan hem de onu yüzyıllarca korsanlardan ve istilacılardan koruyan görkemli taş zırhlardı. Bu surlar, bugün bile kentin en ikonik ve karakteristik parçasını oluşturur. 

  Surların üzerinde boydan boya uzanan yürüyüş yolu, dünyanın en güzel rotalarından biri olarak tanıttı kendisini. Bir yanınızda masmavi Akdeniz ve karşı kıyıda parıldayan Nice şehri, diğer yanınızda ise "Vieille Ville" denilen eski kentin muhteşem görüntüsü.

  Özgürlük Bulvarı’ndan geçip "Eski Kent"in labirentlerine daldıklarında, zamanın hükmünü yitirdiği bir diyara ayak bastılar Serap ve Mehmet. 

  Lavanta tarlalarının kokusu, denizin tuzuyla birleşip sokaklara sinmişti. Beyaz taş binalar, patina grisi kapılar, gökyüzünün en uçuk mavisine boyanmış pencereler...

  Burası Provençal yaşamın, doğayla barışık insanın sığınağıydı. Dedi eşine Mehmet. Öyleydi çünkü "Provençal yaşam" kekik ve lavanta kokulu tepeler, güneşin hiç eksik olmadığı taş köyler ve Akdeniz'in masmavi kıyıları (Cote D'Azur) ile özdeşleşmiş bir "yaşam biçimiydi.

  Provence köyleri, sadece birer yerleşim yeri değil; tepelerin yamacına asılı duran, taştan ve ışıktan inşa edilmiş yaşayan müzeler gibiydi. Bu köyler genellikle iki ana karaktere; İç kesimlerdeki tepe köyleri (Villages Perches) ve kıyıdaki balıkçı kasabaları.

  Özetle Provence; antik dönemde Roma'nın "ötedeki ilk toprağı" iken, bugün dünyanın "huzur ve estetik merkezi" haline gelmiş bir kavramdı. Seramik dükkânları birer hazine mağarası, küçük kafeler ise yorgun savaşçıların dinlenme yeriydi.

  Bir zamanlar Foça’dan yola çıkanların kurduğu bu ticaret üssü Antibes, bugün bile "Marche Provencal" ile o kadim ruhu yaşatıyordu. Sabahın erken saatlerinde toprağın bereketli meyveleriyle renklenen pazar yeri, öğleden sonra yerini sanat eserlerine bırakıyordu. Renklerin ve kokuların birbirine karıştığı bu görsel şölen, yolcuların hafızasına silinmez bir mühür gibi kazındı.

  Serap ve Mehmet, surların gölgesinde ilerlerken başlarını yukarı kaldırdılar. Orada, gökyüzüne meydan okuyan Grimaldi Sarayı duruyordu. 14. yüzyıldan beri ayakta kalan bu taş dev, 1946 yılında en büyük fatihlerden birini ağırlamıştı. Renklerin ve çizgilerin efendisi Pablo Picasso!

  Bir fotoğrafçının fısıltısıyla bu kaleye gelen üstat, Paris’in gürültüsünü geride bırakıp ruhunu bu taş duvarlara hapsetmişti. Şimdi o saray, sadece taş değil; dehanın ölümsüzleştiği bir mabet, bir Picasso Müzesi’ydi. Akdeniz bir yanda çarşaf gibi uzanırken, diğer yanda bu sanat kalesi zamanı durduruyordu.

  Güneş batmaya yüz tuttuğunda, iki yolcu arkalarında masmavi bir rüya ve taştan bir tarih bırakarak Villeneuve Loubet’ye döndüler. Lakin ruhları, Antipolis’in surlarında, Picasso’nun fırçasında ve Akdeniz’in sonsuz maviliğinde asılı kaldı. 

  Antibes; ne sadece bir şehir, ne de sadece bir limandı. O, zamanın dalgalarına direnen, sanatla yıkanmış bir efsaneydi.

24 Mayıs 2015 Pazar, Antibes…

  Fransa Rivierası olarak da bilinen Cote D’Azur bölgesindeki Villeneuve-Lobut kasabasında ikinci günümüz. Önceden yaptığımız program gereği, bugün 8 km güneybatıda kalan Antibes’e giderek serbest takılmak istiyoruz. Cumartesi günü Antibes’e gidiş rotasını ve toplu taşım araçlarını belirlemiştim, 200 nolu otobüsle ulaşmak mümkün olduğu gibi trenle de gitmek mümkündü Antibes’e.

  Antibes Picasso Müzesi’ne ev sahipliği yapmakta olan bu büyülü kenti görmek ve gezmek için cumartesi günü araştırma yapmıştım. Kuvvetli bir sabah kahvaltısı yaptıktan sonra Appartement Marina Baie des Angesi’in arkasındaki bir alt geçitten yararlanarak otobüs durağına ulaştık. Saat 10,00 da gelen 200 numaralı otobüse binip kişi başı birer Euro ödeyerek Antibes yolculuğunu başlattık.

  Sol tarafımızda demiryolu ve ötesinde Cote D'Azur Mavi Kıyıları yer alırken, sağ tarafımızda da en fazla iki katlı konutların yer aldığı yerleşim alanları yer alıyordu. Yaklaşık 20 dakika sonra Antibes merkezindeki duraklardan birinde indik. Boulevard Albert üzerinden sahile ulaştık.

  Mavi Kıyılarda ilerledikçe gördük ki Antibes, Cannes’a çok yakın ve çok güzel bir Fransız kenti olup komşusu Cannes’a göre daha büyük ve daha çok görülmesi gereken bir yerdi. Hem denizle iç içe oluşu hem de tarihi sokakları, pazarı, duvarları Cannes’a göre daha ilgi çekiciydi. 


  Antibes Nice ile Cannes arasında, rengarenk tarihi evleri ve tertemiz plajları ile Alp Dağları eteklerinde gezilesi bir sahil kasabasıydı. Cote D’Azur’ daki Picasso kasabalarından biriydi. Diğeri, Cannes’ın o pırıltılı sahilinden ayrılıp tepelere doğru tırmandığınızda; zamanın yavaşladığı, çam kokularının havayı sardığı bir yer, Village de Mougins yer alıyordu. Picasso 80 yaşında bu köye yerleşecek ve 92 yaşında kanatlanarak bu dünyadan ayrılacaktı.

  Dünyanın Sanatçıya Adanmış İlk Müzesi olma özelliğini taşıyordu Antibes Picasso Müzesi. 12. asırda inşa edilmiş Monaco Kraliyet Ailesine ait Grimaldi Şatosu, 1946 yazını ve sonrasını sevgilisi ile Antibes’te geçirmiş olan Picasso şatonun bir bölümünü atölye olarak kullanmıştı. Buradaki çalışmalarından yaklaşık 150 eserini şatoya hediye ederek görülesi harika bir müzenin oluşumunu sağlamıştı. 

  Grimaldi Şatosu Antibes’te 12. asırda Monaco Yönetim İdaresi yerleşkesi olarak inşa edilmiş. Şato 1925 yılında Antibes kent yönetimi tarafından satın alınmış. 1966 yılında Picasso Müzesi’ne dönüştürülmüştü. 

  Fransız zenginlerinin sayfiye bölgesi olarak bilinen Antibes, Havaalanından uzaklaşıldığı için, plajların çakıl taşlarıyla döşenmesi uygulaması buralarda pek yoktu. Bu nedenle, Antibes’ ten Cannes’a kadar çok güzel plajlarla donanmıştı.

  Sahili 180 derece tarayıp, çevreyi gözden geçirirken kuzeyinde ‘’Eski Antibes’’ kent surlarını gördük. Surlar, deniz ve denizdeki yelkenliler muhteşem bir tablo oluşturmuştu. Bu görüntünün fotoğraflarını çektik ve keyfini çıkardık. 

  Surlarla kıyı arasında özel olarak düzenlenmiş yaya yolundan yürürken, bir taraftan da muhteşem taş evlerle kapılardaki, pencerelerdeki, duvarlardaki ve balkonlardaki çiçekleri kıskançlıkla izledik. 

    Bu arada elimizdeki notlardan kentin tarihçesine baktık.

  Antibes tarihçesinin İzmir ve Antik İyon kentleri ile bağlantılı bir yönü vardı. Bilindiği gibi Phokaia-İzmir’in Foça İlçesi’nin Antik Çağ’da ve Bizans Dönemi’ndeki adı olup, On iki İyon kentinden biriydi.   

  İlkçağlarda Marsilya’ya yerleşen Foçalılarca bir ticaret üssü olarak kurulmuş olan Antibes’ in ilk adı Antipolis’ ti. Antipolis daha sonra Romalıların eline geçecekti.

    Rotamız üzerinde ve oldukça ileride Grimaldi Şatosu’nun kuleleri görülüyordu. Juan-Les-Pins’de yer alan Grimaldi Şatosu, 12. yüzyıldan kalma ve Monaco kraliyet ailesinin eskiden yaşadığı bir yerdi. 1384-1608 arasında da kıyı bölgesine egemen olan Grimaldi ailesinin mülkü olmuştu.

  Oldukça geniş ve çok uzun kollarıyla Cenevizli soylu bir aile olan Grimaldi torunları da günümüzde Monaco Prensliğini yönetmekteydi.

  Çağlar boyunca birçok kez yenilenmiş olan Grimaldi Şatosu, 1946’da burada kalmış olan Pablo Picasso’nun yapıtlarının sergilendiği bir müze haline getirilmişti. Picasso, 1946’da şatonun bir bölümünü atölyesi olarak kullanmış ve buradaki çalışmalarının ürünü olan 150 kadar eserini buraya bağışlamıştı.

  Müze kapalı olduğundan gezemesek de, Grimaldi şatosu fotoğrafları çekildikten sonra, şatonun da üzerinde bulunduğu Antibes’ in kale surlarına bakıyoruz. Surlar bu eski yerleşim bölgesini zamana karşı, taştan bir zırh gibi korumuş. 

  Grimaldi Şatosu’nun yakınlarındaki bir kemerin altından Eski Kent Antibes’e adım atıyoruz. Görüyoruz ki bu fazla el değmemiş eski kent, doğal Provençal yaşam tarzını merak edenler için adeta bir cennet. 

  “Fransız usulü kır yaşamı” olarak tanımlanan Provence stilinin doğum yeri, Fransa’nın güney kıyıları ve arkasındaki dağlık bölgedir. Cote D'Azur olarak bilinen Mavi Kıyılar ve lavanta tarlaları bu stilin ilham kaynağı olmuş. 

  Bölgede yaşayan insanların Yaşam Kültürleri, çok uzun bir zaman sürecinde; coğrafya, iklim ve en önemlisi bitki örtüsünün etkisinin yaşam tarzlarına yansımasıyla ortaya çıkmış  Provençal Yaşam Tarzıdır.

  Oldukça bağımsız olarak ortaya çıkan Provençal Yaşam Tarzının bölgedeki ortak yönü ise, renk paleti ve kullanılan malzemelerin doğadakine en yakın olarak seçilmesi ve kullanılmasıdır. 

  Bol güneşli ve doğa ile iç içe olan Cote D’Azur evlerinin baskın rengi beyaz olsa da aksesuarlar için her renge açık… Yeşil rengin açık tonları, patina gri ve krem rengi, gökyüzünün en uçuk tondaki mavisi, tozpembe, açık sarı ve lavanta rengi kullanılmıştır.

  Kentte denize açılan kale surları boyunca yürürken tarihi taş binaları, seramik ve el sanatları dükkânları, küçük kâffeleri ve dondurmacıları ile gezmeye doyamadığımız ara sokaklara dalıp çıkmak çok keyifli oldu. 

  Aniden karşımıza çıkan Yerel pazar, Marche Provençal ile karşılaşmak arayıp da bulamadığımız bir mekân oldu. Yerel Pazar alanının sabahları meyve sebze öğlenden sonra ise sanat eserlerine ayrılmış olduğunu öğreniyoruz. Fransa da nedense bu semt pazarları öğlene kadar açık. 

  Bin bir çeşit kokuların ve renklerin birbirine karıştığı bu yerel pazar görsel bir şölen. Zeytinler, reçeller, ballar, baharatlar, meyve ve sebzeler, lavanta sabunları ve keseleri, şapkalar, hasır sepetler ve çiçekler. 

  Yerel pazarın etrafında, bölgesel yiyecekler ve eşyalar satan dükkânlar var. Zeytinyağı, bal, baharatlar, kaz ciğeri ve peynir çeşitleri…

  Marche Provençal’ da fiyatlar biraz pahalı olmakla beraber meyve ve sebzenin yanı sıra kahvaltılık alınabilir. Nitekim eşim, eski kent sokaklarında dolaştıktan sonra, bir fırsatını bulup bu yerel pazara uğradı ve adeta kendini kaybetti. Özellikle kahvaltılıkları bir şöleni izlercesine dakikalarca seyretti. Bir hayli alışveriş yaptı

  Antibes, 25 km uzunluğunda 48 plajıyla Cote D’Azur’un en güzel bölgelerinden biri. 25 km’lik bir sahil söz konusu olunca bir sürü de limandan söz etmek gerekir. Bu limanlardan birçoğu günümüzde lüks ve ihtişamlı yatların konaklama adresidir.

  Eski kent içinde bir süre dolaştıktan sonra, surların dışına liman bölgesine girdik. Bölgedeki Port Vauban, Avrupa’nın en büyük yat limanı olarak biliniyor. 2000 yatın demirleyebileceği bir alana sahip. Bu liman aynı zamanda eski bir Yunan kenti olan Antipolis’ in de tam kalbinin attığı yerde bulunuyor.

  Liman bölgesinde biraz dolaştıktan sonra, eşim Yerel Pazara dönerken, Port Vauban kapısından kale dışına çıkıyorum. Yaklaşık 100 metre batıya gidiyor ve merdivenlerle kale duvarları, surların üzerine çıkıyorum. 

  Surların üzerinde boydan boya uzanan yürüyüş yolu, dünyanın en güzel rotalarından biriydi. Bir yanınızda Mavi Kıyılar ve karşı kıyıda parıldayan Nice şehri, diğer yanınızda ise "Vielle Ville" denilen eski kentin muhteşem görüntüsü duruyordu.

  Marinanın onlarca panoramik fotoğraflarını çektikten sonra tekrar Eski Kent Antibes’e tekrar giriş yapıyorum. Old City olarak bilinen eski kent içinde panoramik bir turun yanı sıra onlarca fotoğraf çekiyorum. 

  Yerel pazarda alışveriş yapan eşimle buluşuyor ve konaklama yerimiz olan Villeneuve Loubet’a geri dönmek için otobüs durağına gidiyoruz…

Yorumlar

  1. Pikasso'nun camdan sokakları da bir harika. Provence'de o tarih kokan köyde içilen bir bardak çayın keyfi bir başka

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Endülüs Emevî Devleti Başkenti Kurtuba

Bir tatlı huzur mekânı Kalamış

Tarih ve Kültürü ile Selanik