Fransa Rivierası Cote D'Azur kıyıları

Gezi yazılarımda ''Türkiye Rivierası Akdeniz Rüyası'' adı altında; Güneşin, kadim Torosların zirvesinden doğup, Turkuaz Kıyıların serin sularında dinlendiği o kutsal şerit; Türkiye Rivierası'dır. Batıda rüzgarların ecesi Çeşme ve Bodrum’dan başlayıp, doğuda bereketin simgesi Antalya ve Alanya’ya kadar uzanan bu hat, sadece bir tatil rotası değil; imparatorlukların mühürlediği, mitolojinin can bulduğu bir yeryüzü destanıdır. Diye yazmış ve kutsal şeritte yer alanları, kutsallıklarına yaraşır olarak yazmış ve yayınlamıştım.
Bu kez; 2015, 2016 ve 2026 yıllarında ziyaret etmekten mutluluk duyduğum Fransız Rivierası-Cote D'Azur kıyılarını, destansı formda yazmak istedim. Yazmadan önce de, Cannes'ten İtalya sınırındaki Menton'a ulaşıncaya kadar, eşimle birlikte bindiğimiz trenin üst katındaki pencerelerden Mavi Kıyıları ve yerleşkelerini izledim.
Etimolojik olarak da Cote D’Azur, “Mavi Kıyılar” anlamına gelmektedir. Gerçekten de İspanya’nın Cebelitarık Boğazı sınırından İtalya sınırındaki Menton’a kadar olan bölgeye, Nice Kalesi ya da Eze Köyü Kalesi üzerinden bakıldığında ‘’Mavi Kıyılar’’ tanımlaması anlam kazanıyor. Öyledir çünkü, denizle gökyüzünün nerede başlayıp, nerede bittiğini göremezsiniz. Denizin maviliği ile gökyüzününkü birbirine karışır.
Fransa'nın Cote D’Azur kıyıları, Akdeniz’in en görkemli sahil şeritlerinden biri olup, dağların denize dik inen yamaçları, girintili çıkıntılı koyları, uzun plajları ve küçük liman kasabalarıyla coğrafi çeşitlilik sunar. Doğu sınırında Menton, resmi ve coğrafi tanımlamalara göre Cote D'Azur'un en batı noktasında da Cassis kasabası bulunmaktadır.
Yaklaşık 432 km’lik kıyı şeridine sahip Cote D'Azur'da; göklerin gümüş bir zırh gibi Akdeniz’in turkuaz sularına yaslandığı yerde, Avrupa’nın belkemiği Alpes-Maritimes (Deniz Alpleri) yükselir. Burası, bulutların yeryüzüyle tokalaştığı, kartalların hüküm sürdüğü ve karın beyazlığıyla denizin maviliğinin birbirine meydan okuduğu kutsal bir coğrafyadır. Bu nedenle sahil ile dağlar arasında keskin geçişler görülür.
Deniz Alpleri, sıradan dağlar değildir. Onlar Akdeniz’in hırçın dalgalarından bir solukta 3.000 metreye fırlayan devasa muhafızlardır. Cime du Gelas gibi zirveler, tepelerinde sonsuz bir kış uykusuna yatarken, ayaklarını ılık sahil rüzgarlarında yıkarlar. Bu dağlar, kıyıdaki lüksün ve ihtişamın hemen arkasında duran, doğanın vahşi ve tavizsiz gerçeğidir.
Dağların dik yamaçlarına asılmış olan Eze, Sainte-Agnes ve Gourdon gibi köyler; sanki istilacılardan kaçmak için göğe tırmanmış ve orada taş kesilmiş birer kaledir. Bu köylerden aşağı bakıldığında, tüm dünya ayaklarınızın altına serilir. Burası, insanın uçurumun kenarında kurduğu bir medeniyetin, korkuya karşı kazanılmış zaferidir
Cote D’Azur’un kıyıları, gök mavisi denizin altın rengi kumlarla buluştuğu bir sahne gibidir. Dağların gölgesi denize düşerken, küçük balıkçı köyleri bu sahneyi insan emeğiyle renklendirir. Her koy, bir masalın kapısı; her burun, bir destanın başlangıcıdır. Bu coğrafya, hem doğanın hem de tarihin birlikte yazdığı bir şiir gibi okunur.
Altın kumların üzerinde yükselen imparatorluk CANNES:
Akdeniz’in turkuaz sularına paralel uzanan La Croisette, dev palmiyelerin nöbet tuttuğu kutsal bir geçit törenidir. Bu yol, dünyanın dört bir yanından gelen seçkinlerin, mağrur adımlarla yürüdüğü bir podyumdur. Görkemli sarayları andıran oteller, denizin hırçın maviliğine karşı beyaz mermerden birer kale gibi yükselir. Burası, lüksün bir yaşam biçimi değil, bir hükümdarlık ilanı olduğu yerdir.
Şehrin kalbinde yükselen sanatın ve iradenin kalesi Palais des Fesivals, modern zamanların bir tapınağıdır. Her yıl düzenlenen film festivaliyle, dünyanın en parlak zihinleri ve ruhları burada toplanır. Kırmızı halı, sadece bir kumaş değil; başarıya, şöhrete ve ölümsüzlüğe uzanan kan kırmızı bir köprüdür. Altın Palmiye için verilen mücadele, sanatın karanlığa karşı kazandığı epik bir zaferin simgesidir.
Modern ihtişamın hemen yanı başında, Nice ve Cap Ferrat’a meydan okuyan bir tarih, Cannes'in eski Mahallesi Le Suquet yükselir. Dar ve dik sokaklar birer labirent gibi yukarıya, göğe doğru tırmanır. En tepede, eski bir kalenin kalıntıları arasında durduğunuzda; aşağıda serilen yat limanı, devasa gemilerin birer oyuncak gibi kaldığı uçsuz bucaksız bir fetih sahası gibi görünür.
Cannes’ın açıklarında, suların ortasında yükselen Sainte-Marguerite ve Saint-Honorat adaları, şehrin gürültüsüne karşı sessizliğin muhafızlarıdır. "Demir Maskeli Adam"ın zincire vurulduğu o karanlık zindanlar ve keşişlerin bin yıldır şarap ürettiği manastırlar, insanoğlunun hem en büyük trajedilerini hem de en derin huzurunu saklar. Bu adalar, Cannes’ın ruhunun öteki yüzüdür; sessiz ve mağrur.
Güneş Cannes semalarından çekilirken, gökyüzünü bir fatihin pelerini gibi kızıla boyar. Akdeniz’in suları, milyonlarca altın sikke gibi parlamaya başlar. Gece çöktüğünde ise şehir, karanlığa karşı binlerce elmasla donatılmış bir zırh kuşanır. Cannes, her şafakta yeniden doğan ve her gün batımında efsanesini tazeleyen bir yeryüzü güneşidir.
"Cannes; kumların altına gömülen sıradanlıkların değil, dalgaların üzerine yazılan sonsuz ihtişamın adıdır."
Bir Yarımada Efsanesi ANTİBES:


Güneşin kavurduğu taşların, denizin tuzuyla vaftiz edildiği o sarsılmaz kıyıda, zamanın bile önünde saygıyla eğildiği bir hisar yükselir: Antibes. Burası sadece bir liman değil; antik çağın bilgeliğiyle modern dünyanın ihtişamının çarpıştığı, Cote D’Azur’un en mağrur ve en köklü kalesidir.
Yüzyıllardır Akdeniz’in hırçın dalgalarına göğüs geren o devasa surlar, şehrin sarsılmaz iradesinin simgesidir. Vuhan'ın mühendislik dehasıyla şekillenen bu taş bariyerler, korsanların ve istilacı orduların hayallerini yutan birer dev gibidir. Surların üzerinde yürürken, ayaklarınızın altında tarihin kemikleri, karşınızda ise sonsuz bir maviliğin hürriyeti uzanır.
Eski bir Grek akropolü üzerine kurulu olan Grimaldi Şatosu, sanatın ateşiyle kutsanmış bir tapınaktır. Büyük usta Pablo Picasso, savaşın küllerinden doğan o mucizevi yaratıcılığını bu taş duvarların arasında hayata geçirmiştir. Şatonun pencerelerinden süzülen ışık, tuallere çarpan deniz köpüğüyle birleşerek ölümsüz bir sanat destanına dönüşür. Burası, ruhun tuvale hükmettiği en yüksek zirvedir.
Port Vauban’ın bağrında, devasa beyaz gövdeleriyle suyun üzerinde süzülen yüzen saraylar; modern zamanların fetih gemileridir. Dünyanın en görkemli yatlarının demirlediği bu rıhtım, zenginliğin ve gücün denize vurulan mührüdür. Bir yanda antik balıkçı tekneleri, diğer yanda teknoloji harikası devler; geçmiş ve gelecek burada aynı dalganın üzerinde dans eder.
Bir Yarımada Efsanesidir Cap Antibes. Şehrin bittiği ve doğanın vahşi zarafetinin başladığı o burun, tanrıların dinlenmek için seçtiği bir vaha gibidir. Chemin des Douaniers yolu, uçurumların kenarına kazınmış tehlikeli ama büyüleyici bir patikadır. Çam ağaçlarının keskin kokusu, denizin iyoduyla birleşerek sizi sarhoş ederken; görkemli malikaneler sık ormanların içinde gizli birer krallık gibi nöbet tutar.
Toprağın ve Pazarın Nabzı Marche Provençal'dır. Şehrin kalbindeki o devasa demir çatının altında, toprağın en saf bereketinin sergilendiği bir şölen kurulur. Baharatların keskin kokusu, taze zeytinlerin parlaklığı ve köylülerin gür sesleri; hayatın en çıplak ve en epik halidir. Burası, Antibes’in damarlarında akan kanın, toprağa duyulan sadakatin ve yaşam sevincinin meydanıdır.
Cote D'Azur'un sarsılmaz kalesi VİLLENEUVE-LOUBET:
Yarım bin yılı aşan taş duvarlarıyla Cheteau de Villeneuve-Loubet, vadinin üzerinde bir kartal yuvası gibi tüner. Orta Çağ’ın karanlık ama onurlu gölgelerini taşıyan bu kale, kralların ağırlandığı, kuşatmalara göğüs geren sarsılmaz bir kalkandır.
Dar sokakların labirentinde yankılanan ayak sesleri, tarihin tozlu sayfalarından fırlayıp bugünün sessizliğine karışan birer savaş çığlığı gibidir. Kıyıya indiğinizde, antik çağın yerini geleceğin devasa siluetleri alır. Melekler Körfezi’nin bağrında yükselen o beyaz, kıvrımlı dev yapılar; rüzgarla şişmiş devasa yelkenleri andıran mimari birer destandır. Bu yapılar, denizin köpüklerinden doğmuş beyaz devler gibi ufku selamlar. Yüzyıllardır Akdeniz’in hırçın dalgalarına göğüs geren o devasa surlar, şehrin sarsılmaz iradesinin simgesidir.
Bu topraklar sadece taş ve betonla değil, ateş ve tatla da kutsanmıştır. "Kralların Aşçısı ve Aşçıların Kralı" Auguste Escoffier’in doğduğu bu ev, mutfak sanatının kutsal bir tapınağıdır. Burada pişen her aş, bir sanat eserine; her koku, damaklarda yankılanan bir şiire dönüşür. Villeneuve-Loubet, lezzeti bir zanaattan çıkarıp epik bir sanata dönüştüren dahi ruhun vatanıdır.
Deniz ve taşın arasında, doğanın kendi ordusunu kurduğu devasa bir yeşil vaha uzanır. Doğanın yeşil kalkanı Parc de Vaugrenier. Kadim çınarların ve göllerin koruduğu bu park, yeryüzünün nefes aldığı, huzurun kılıç kuşanıp gürültüye karşı durduğu bir sığınaktır. Burası, Akdeniz’in maviliğine karşı toprağın verdiği en gür cevap, doğanın en sadık kalesidir. "Villeneuve-Loubet; bir yanında tarihin taşlaşmış onurunu, diğer yanında geleceğin bembeyaz rüyalarını taşıyan, Cote D'Azur'un sarsılmaz köprüsüdür."
Cote D'Azur'un en gururlu kraliçesi NİCE:

Güneşin en parlak mızrağıyla dövülen, gökyüzünün safir bir pelerin gibi üzerine serildiği o kadim sahilin en gururlu kraliçesi yükselir: Nice. O, sadece taş ve topraktan ibaret bir şehir değil; dalgaların kayaları döverek yazdığı bir zafer marşı, ışığın karanlığa karşı kazandığı ebedi bir fetihtir.
Uçsuz bucaksız Akdeniz’in bağrında, gümüşten bir yay gibi uzanan Melekler Körfezi, adını gökten inen ruhların kanat çırpışlarından alır. Bu kıyılar boyunca uzanan devasa yol, Promenade des Anglais, sanki devlerin yürüyüşü için inşa edilmiş görkemli bir podyumdur. Burası, denizin hırçın şarkısı ile rüzgarın fısıltısının sonsuz bir düelloya tutuştuğu yerdir.
Zamanın büküldüğü o dar ve kadim sokaklarda, binalar dev birer meşale gibi safran ve kehribar renklerine bürünmüştür. Vieux Nice'in taş duvarları, bin yıllık sırları saklayan dilsiz birer muhafızdır. Cours Saleya meydanı, toprağın en bereketli meyvelerinin ve kan kırmızı güllerin sergilendiği bir şölen alanıdır; her sabah burada hayat yeniden doğar ve güneşin sıcaklığı taşların arasına mühürlenir.
Şehrin üzerinde bir kartal yuvası gibi tüneyen Şato Tepesi, Nice’in hem kalkanı hem de tacıdır. Bir zamanlar burçlarında kılıçların şakıdığı bu zirve, şimdi gürleyen bir şelalenin sesiyle yankılanır. Bu tepeden aşağı bakıldığında, kiremit çatıların oluşturduğu kızıl deniz ile Akdeniz’in turkuaz sonsuzluğu arasında kalan o destansı sınır çizgisi görülür. Burası, fani olanın sonsuzluğa en çok yaklaştığı noktadır.
Akdeniz'in gök mavisi sularına uzanan el CAP FETRAT:
Dağın zirvesine tutunmuş kartal yuvası EZE KÖYÜ:
Eze’nin eteklerinde lavanta tarlaları ve zeytinlikler uzanır. Rüzgâr, Akdeniz’in tuzlu nefesini dağın zirvesine taşır. Köyün üstünde yükselen egzotik bahçeler, gökyüzüne doğru açılmış bir dua gibidir. Ortaçağ surları, köyü bir masal kalesi gibi sarar.
Dar sokaklarda yankılanan ayak sesleri, geçmişin tüccarlarını, şövalyelerini ve gezginlerini hatırlatır. Her taş, insan emeğinin ve sabrının bir hatırasıdır. Güneş batarken, Eze’nin taş duvarları altın rengine bürünür. Denizin mavisiyle dağın gölgesi birleşir; köy, gökyüzü ile yeryüzü arasında asılı kalmış bir inci gibi parlar. Sanki doğa ve insan, burada birlikte bir masal yazmıştır.
Yeniden doğmuş Atlantis'i betimleyen MONACO:
Dağın sert omuzları ile denizin sonsuz kucağı arasında sıkışmış bir mücevherdir Monaco. Daracık toprak, insan emeğiyle büyütülmüş bir saray gibi yükselir. Kayaların üzerine kurulu bu şehir, sanki doğanın meydan okumasına verilen bir cevaptır: “Burada, imkânsızın içinde ihtişam yaratılır.”
Deniz, Monaco’nun altındaki aynadır; gökdelenlerin ve sarayların ihtişamını yansıtır. Dağ ise üstündeki muhafızdır; şehri korur, aynı zamanda sıkıştırır. Bu ikili baskı, Monaco’ya hem kırılgan hem de görkemli bir ruh verir. Gece olduğunda, ışıklar dağın gölgesini deler ve denizin yüzeyinde bir masal şehri belirir: sanki Atlantis yeniden doğmuş ama bu kez dağ ile deniz arasında sıkışmış bir inci gibi.
Limon kokusuyla taçlanan limanların masal şehri MENTON:

Limanların masal şehri Menton, Cote D'Azur'un en doğu ucunda, İtalya’ya komşu bir masal kapısıdır. Burada doğa, insan ve zaman limon kokusuyla birleşir.
Şehir, sanki güneşin altın meyvesini kendine armağan etmiş gibidir: limon bahçeleri, sarı bir masalın sayfaları gibi kıyıya yayılır. Menton’un iklimi, limonun en tatlı nefesini verir. Dağların koruması altında, denizin yumuşak esintisiyle birleşen bu iklim, şehri bir bahçe gibi kılar.
Her limon ağacı, doğanın masal kitabında yazılmış bir satırdır. Dar sokaklar, pastel renkli evler ve barok kiliseler, şehri bir ressamın paleti gibi renklendirir. İnsan emeği, doğanın hediyesini bir festivalle taçlandırır:
Menton’un ünlü Limon Festivali, şehri masalsı bir saraya dönüştürür. Menton, sınırda olmanın hikâyesini taşır: Fransız zarafeti ile İtalyan sıcaklığı arasında bir köprü. Bu köprü, zamanın farklı kültürlerini bir araya getirir; şehri bir masalın çok dilli şarkısına dönüştürür.





Yorumlar
Yorum Gönder